DOLAR

8,7677$%1.32

EURO

10,3208%1.96

STERLİN

12,0740£%2.3

GRAM ALTIN

493,83%0,40

ÇEYREK ALTIN

7.832,35%0,37

TAM ALTIN

7.832,35%-0,53

ONS

1.751,35%-0,94

BİST100

1.401,46%-0.43

BİTCOİN

391923฿%2.81033

LİTECOİN

1429.92Ł%2.49145

ETHEREUM

27556Ξ%3.20049

RİPPLE

8.7%1.23134

TETHER

8.77$%0.99839

İmsak Vakti a 05:20
İstanbul HAFİF YAĞMUR 15°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
X

Naatlar: Bir meşale ormanı

Mehmet Fatih Andı’nın Şiirin Ufku kitabından yola çıkarak geçmişten bugüne kaleme alınmış naatlara Alim Kahraman ayna tutuluyor. Allah’ın kulları arasında en çok övgüye layık görülen Peygamber Efendimiz için yazılmış farklı dönemlerde şiirlerin ortak duygusu özlemdir diyebiliriz.

ÂLİM KAHRAMAN

Övgü (na’t) iyi ve güzel olanı vasfetmek, anlamını taşıyor. Allah’ın kulları içinde övgüye en layık kişi ise kuşkusuz Hz. Peygamberdir.

Na’t, denince ilk akla gelen, Peygambere övgü şiirleri oluyor. İslâm şiir geleneği içinde Araplar, bu tür şiirleri “medih” kavramıyla adlandırmış. Fars ve Türkler ise “Na’t” demiştir. İlk naat şairleri, Hz. Peygamber hayattayken, onu savaş meydanlarında, o günkü mücadele ortamlarında, bizzat kendi teşvikiyle öven Hassân b. Sabit, Ka’b b. Malik, Abdullah b. Revahe gibi arkadaşları, sahabi şairlerdir. Onlar için, “Bu her üç şair, Kureyş üzerinde oktan daha şiddetli etkiye sahiptir” demiştir Peygamber. REKLAM

Ka’b b. Züheyr’in yazdığı Kaside-i Bürde’nin ise ayı bir hikâyesi var. O, kardeşi Buceyr’in İslâmı kabulüne kızarak ona hitaben bir hicviye yazmış, Peygamber tarafından gıyabî olarak ölüm cezasına çarptırılmıştır. Bir süre sonra derin sezgisiyle hakikati kavrayan şair, sonu ölüm de olsa her şeyi göze alarak huzûra çıkar. Orada Hz. Peygambere, bir pişmanlık ve af dileme şiiri olan kasidesini okumaya başlar. “Gerçekten kendisiyle aydınlanılan bir nurdu Peygamber/Ve Allah’ın, kınından çekilmiş bir kılıcıdır o” dizelerine geldiğinde, şiiri dinlemekte olan Allah Rasûlü, omuzundaki hırkasını çıkarıp onun omuzuna koyar. (Mehmet Âkif, bir yazısında, Hz. Peygamber’in, tam bu dizelere gelindiğinde, şiirde söylendiği şekilde, “kınından sıyrılan bir kılıç gibi” hırkasını çıkarmasındaki inceliğe işaret eder.) REKLAM

Hz. Peygamber tarafından övülmüş, bizzat onun elinden hediyeye nail olmuş şairlerden ve onların bazı anıt şiirlerinden bahsettik. Fakat, anne sözlerinin yeri başka! Doğmadan babasını, altı yaşında, bir yolculuk sırasında annesini kaybeder Âlemlerin Övüncü. Hangi şiir, Âmine Hâtun’un dudağından dökülen o son an sözlerinin yerini tutabilir: “Her hayat sâhibi ölecek, her yeni eskiyecek, her büyüyen fenâ bulacak, yok olacak. Ben de öleceğim fakat ebediyyen yâd edileceğim. Çünkü temiz bir evlât dünyâya getirdim ve arkamda hayırlı bir hâtıra bırakarak gidiyorum!..”

SAMİMİ VE TESİRLİ SÖZLER

Naatlar sevgi ve bağlılıktan doğmuş şiirler. Samimi ve tesirli sözler içeriyor çoğu. Peygamberle beraber olma bahtiyarlığını tatmış bu ilk dönem şairlerinin yeri farklı elbette. Hayatın içinde, savaş meydanlarında, yaşananlara dair sıcaklıklar da taşıyor onların şiirleri. Bu bağlamda kılıcın gücünü destekleyici, toplumsal olayların akışını etkileyici sosyal ve tarihî işlevleri de var. REKLAM

Peygamberin vefatından sonraki dönemlerin şairleri için durum biraz daha farklı. Bir bakıma özlem şairidir onlar. Gıyabında bağlanıp teslim oldukları, adımlarını O’nun adımlarına ayarladıkları o en güzel örnek insana (üsve-i hasene) duyulan özlem… Bu yolda Allah’ın öyle “âşık” kulları çıkmıştır ki, ömürleri, bütün varlıklarını yakıp kavuran o iç ateşiyle geçmiştir. Şiirlerinde, bu yanışın ancak Peygamberin cemaliyle ferahlık bulacağını ifade etmişlerdir.

Klasik naatlarda Hz. Peygamberi çok çeşitli hususiyetleriyle ve hayatının değişik safhalarıyla, Miraç, ayın ikiye bölünmesi ve diğer mucizeleriyle bulmak mümkündür. Her naatte bunların tamamı bir arada bulunmasa da sözün mutlaka ulaştığı son nokta, kıyamet günü şefaatine ulaşma ümididir. REKLAM

İSMİYLE YÜCELEN ŞİİR

Peygamberi vasfederken naat şairleri, konular bakımından ortak olsalar da ele alışta her biri, şairlik yeteneğine ve nasibine göre yepyeni ve bambaşka anlam alanları açabilmişlerdir. Fuzuli, “Su Kasidesi”nde, kendi işe yaramaz (fuzûlî) sözlerinin, naat söylediği için, Nisan yağmurundan kopan bir damla su gibi, eşsiz bir inciye dönüştüğünü söylüyor. Böylece şiirinin güzelliğini kendinden bilmeyip Peygamberi vasfediyor olmasına bağlıyor. Klasik dönem şairleri, Peygamberi vasfetmekten aciz olduklarını da hep dillendirmişlerdir. Onlar Allah tarafından övülmüş o kutlu insanı övmeye kalkmayı bir hadsizlik olarak görmüş, ben peygamberi övmedim, onun adıyla şiirimi yücelttim, anlayışını ortaya koymuşlardır.

Edebiyatımızda Mevlana’yı ve Yunus Emre’yi başa alarak Fuzûli, Şeyh Galip, Fehim-i Kadim, Nabi’yi naatlarıyla öne çıkmış şairler olarak sayabiliriz. Bunlara Eşrefoğlu Rumî, Aziz Mahmud Hüdaî, Niyazi-i Mısrî, Sezayi-i Gülşeni, Bursalı İsmail Hakkı, Yaman Dede ile temsil bulan bir başka halkayı eklemek gerekir. Medeniyetimizin farklı havzalarında başka halkalanmalar da var: Yusuf Has Hacib, Ahmed Yesevî, Ali Şir Nevaî… Yazıcıoğlu Ahmed’in Muhammediye’si, Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i halkın tamamına malolmuş naat özellikli eserlerdendir. REKLAM

NAAT GELENEĞİ KESİNTİYE UĞRAR

XIX. Yüzyılda milletimizin yaşadığı, bireysel ve toplumsal hayatı topyekün içine alan kırılmayla beraber önceki dünyaya ait her şey sorgulanır olmuştur. Bu ‘her şey’in içinde insanımızın ruh dünyasını yapan manevî değerler de vardır. Gerçi na’t geleneği kesintiye uğramış değildir. Ancak maddî çerçeveli yeni bir “akıl” anlayışını odağa alan şairlerin övgüsü kendi yeni kahramanlarınadır. Na’t bağlamında bakarsak, “yeni şair”in (Şinasi), Peygambere ait geçmişte kullanılan vasıfları, bu “yeni kahraman” (Mustafa Reşit Paşa) için kullandığını görürüz. Burada, yüzyıllar içinde oluşturulmuş şiirdeki dil modellemelerinin içinin boşaltıldığını, önceki kıyafetin yeni içeriğin üzerine giydirildiğini görüyoruz (“fahr-i cihan” gibi vasıfları Reşit Paşa için kullanmakatadır Şinasi). Artık çatısı altında bulunulan büyük Devlet çöküşe doğru giderken, şemsiyesi altında bulunulan manevî devlet/nimet de adeta başlar üzerinden uçup gitmektedir. Sanki Âdem Cenneti kaybetmektedir. Bir yenilenmeye ihtiyaç vardı, bu doğru. Fakat böylesi değil. Tam tersine, özü koruyarak yeni anlam modellemelerinin kurulması gerekiyordu. REKLAM

Andığımız olumsuz örnekler bir tarafa bırakılırsa, yeni tarz şiirde dikkate değer ilk naat örneklerini Mehmet Âkif’te buluyoruz. Şair, 1910-1928 yılları arasında naat özellikli altı parça şiir yazmıştır. Bunlar değişik tarihlerdeki mevlit geceleri anısına yazılmışlardır. Ayrıca 1931’de yazdığı “Sait Paşa İmamı” şiiri de geçmişte yaşanmış bir mevlid gecesinin anlatımıdır. Bu şiirlerde klasik mevlitlerdeki özellikleri üç aşağı beş yukarı bulabiliyoruz. Peygambere olan bağlılık ve derin özlem, Peygambere sığınma (“Perişan sözlerimden bıkma, hoş gör, yâ Resulallah,/Kulun şeydâdır amma, açtığın vâdîde şeydâdır!”) farklı şekillerde resmedilir, dile getirilir. “Said Paşa İmamı”nda, Şeyh Galib’in ünlü naatından, “Sultân-ı Resûl, Şâh-ı Mümecced’sin, efendim” dizesiyle başlayan bir bölümün aynen aktarılmasıyla Âkif’in doğrudan geleneğe bağlandığını da görürüz. Bununla beraber, 1913’te yazılan “Pek Hazîn Bir Mevlid Gecesi” şiirinde, İslâm âlemenin içinde bulunduğu durumdan yakınma (“Âlem bugün üç yüz elli milyon/Mazlûma yaman bir âlem oldu”), sadece kişisel değil, topyekün müslümanlar adına bir yardım isteme, şiirin temel özelliklerinden biri haline gelir. Bu durum, geleneksel na’tlarda raslanan bir durum değildir. REKLAM

MEHMET AKİF VE NAAT

Mehmet Âkif’in tavrında içinden geçilen şartların etkisi büyüktür. Andığımız tarihlerdeki ağır savaş şartları, verilen var olma mücadelesi, sadece Âkif’i değil, diğer aydınları da etkilemiş görünüyor. Millî mücadele yıllarında Yakup Kadri ve Halit Ziya gibi Batıcı olarak bilinen isimler bile bir dönemliğine bile olsa manevî istimdada açık bir taraflarının bulunduğunu ortaya koymuşlardır. Ayasofya’daki bir mevlid gecsinin ardından Yakup Kadri şunları yazacaktır: “Rabbime bin kere hamdüsena olsun ki, dünden beri hakikat ve selâmetin bir cami ile bir cemaat haricinde bulunmadığını biliyorum. Beş on senedir, garba uymak için açtığımız bütün o konferans salonlarında, halkı zorla topladığımız o miting meydanlarında görülen şeyler, işitilen sözler bir hocanın kıraat ettiği menkıbeden ve bu cemaatin sükûtu önünde bana ne kadar yavan, vahî göründüler. Meğer biz içinden çıktığımız hakiki âlemi bırakıp onun yanında kitaplardan öğrenilmiş sunî bir âlem icat etmek istemişiz ve bu âlemde hakkı, selâmeti aramışız; hak ve selâmetin samimiyetinden, sıdk u hulûsundan mürekkep bir hava haricinde yaşayabileceğine zahip olmuşuz ve serhadlerimizde askerlerimiz bizi ‘Allah Allah!’ nidaları ile müdafaa ettiği sırada biz Allah’tan başka şeylere inanmışız!” REKLAM

MODERN NAATLAR

Yahya Kemal’in 1940’lı yıllarda yazdığı “Söz Meydanı” şiirini, bu şiirin naat olup olmadığı konusundaki tartışmalarla beraber bir kenara ayırırsak, Na’t geleneği, modern edebiyatımızda, 1960, özellikle 70’ten sonra yeni bir hamle yaşamıştır, diyebiliriz. Necip Fazıl, bir çeşit na’t sayılabilecek Esselâm kitabının hazırlığına 1960-61 hapisliğinde başladığını, on sene kadar sonra daha yakıcı bir dürtüyle tekrar ona dönüp tamamladığını söylüyor. Şairin 1950 yılında kaleme almaya başlayıp tamamlanması yine 1970 başlarında olan Çöle İnen Nur adlı eşşiz siyerini de bu bağlama dahil edebiliriz. Necip Fazıl, Esselam’ın başında, şiirde yeni bir denemeye giriştiğinin farkında olarak, “Umulur ki; bir gün Türk edebiyatı, bu eseri, yeni zamanların İslamî tahassüste ilk temel kitabı saysın…” der. (Esselam’ın, Cahit Zarifoğlu’nun hayatının son döneminde başlayıp tamamlayamadığı “Büyük Hayat” başlıklı uzun şiirine örneklik yaptığını söyleyebiliriz.) REKLAM

Sezai Karakoç, İslâm şiirinin anıt iki naatını (“Kaside-i Bürde” ve “Bürüyen Kaside”) “Endülüs’e Ağıt” şiiriyle beraber, Türkçe’de yeniden söyler ve Üç Kaside adıyla 1967’de kitap olarak yayımlar. Arif Nihat Asya’nın, ünlü “Naat”ını söylemesi de aynı yıldır (1967). Karakoç’un şiirleriyle önümüze açılan ufuklar, na’t sayılabilecek söyleyişleri (özellikle de Hızırla Kırk Saat’tekiler) doğal olarak içerir. Ancak şairin gerek İslamın Şiir Anıtlarından kitabının başındaki, gerekse Edebiyat Yazıları I kitabı içinde yer alan “Na’t” başlıklı bağımsız yazısı, kendisinden sonra bu konuya el atanların en çok faydalandığı yorum yazıları olmuştur (Bu yazıya başlık yaptığımız “Bir Meşale Ormanı” ifadesi de oradan).

Naatlar üzerine araştırma ve deneme bağlamlı çalışmaların son dönemlerde ciddi verimler ortaya koyduğunu da burada belirteyim. Nitekim bu yazı da yeni okuduğum böyle bir çalışma vesilesiyle yazıldı (M. Fatih Andı, Şiirin Ufku, KeTeBe, İstanbul, Mart 2019). REKLAM

Türk şiirinde naat yolu hep açık. Anıt eserler ortaya koyacak yeni şairlerini bekliyor.

0 0 0 0 0 0
YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

HIZLI YORUM YAP

0 0 0 0 0 0

Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde Kişisel verileriniz, Çerez Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylı bilgi almak için Çerez Veri Politikamızı / Aydınlatma Metnimizi inceleyebilirsiniz. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.